Otizm, John  Hopkins  Çocuk Psikiyatri Kliniği’nden  Leo Kanner’in tanımlayıp adlandırmasından çok daha önce ortaya çıkmıştır. Kanner 1943 yılında, ayrı bir grup olarak  kabul edilmesi  gerektiğini düşündüğü 11 çocukla ilgili, bu konuda  dönüm noktası olarak kabul  edilebilecek bir yazı yayımladı. Bu çocukların hepsinde  ortak olan dört  özellik vardı: tek başınalığı tercih etme, aynılık ya da tek düzelikte ısrar, ayrıntılı bir rutine ilgi ve  eksikliklerle  karşılaştırıldığında iyice belirginleşen  bazı özel yetenekler.

Yine aynı zamanlarda, yukarıda söz edilen çalışmadan bağımsız olarak, Viyana’daki Üniversite’nin Pediatri kliniği’nden  Hans Asperger de aynı tip çocuklar üzerine doktora tezini  hazırladı. Söz konusu hastalığın en belirgin özelliklerini tanımlamak  üzere “otizm” terimini kullandı. Her iki araştırmacı da bu terimi, şizofreniklerin dış dünyayla olan ilişkilerini zamanla kaybetmelerini  anlatmak için kullanan yetişkin  psikiyatrisinden  almışlardır.  Otistik çocukların, çok küçük yaşlardan başlayarak  dış dünyayla olan ilişkileri azalmaktadır.

Kanner’in ilk vakası olan  Donald, otizm tanısı  açısından tam bir prototipti. Doğumundan kısa bir süre sonra bile diğer çocuklardan farklı olduğu  dikkati çekiyordu. Kısa süre içinde, 100’e kadar  saymayı ve alfabeyi öğrendi. Oyuncakları ve diğer objeleri döndürmekten çok hoşlanıyordu. Yaşıtları gibi  oynamak yerine, boncukları ve  diğer  eşyaları renklerine göre gruplara ayırıyor ya da onları yere atıyor ve çıkardıkları sesten  büyük bir  zevk alıyordu. Onun için  sözcüklerin mutlak ve kesinlikle değişmez anlamları vardı.  Kanner’in  Donald’ı  ilk kez  5  yaşındayken gördü.  Çocuğun  çevresindeki   insanlara   karşı hiç ilgi göstermediğini  farketti. Birisi onun tek başına yapmakta olduğu bir işe karışacak olsa,  kendisini rahatsız eden kişiye kesinlikle kızmıyor, ancak  işine  karışan eli sabırsızca itiyordu. Annesi belirgin ölçüde ilişki içinde olduğu tek  kişiydi, bu durumun da  annesinin çocuğun  aktivitelerini  paylaşmak için  gösterdiği olağanüstü çabaya bağlı olduğu söylenebilirdi. Donald sekiz yaşına geldi, ancak konuşmaları sürekli olarak tekrarladığı sorulardan öteye gitmiyordu. İnsanlarla ilişkisi, anlık istek ve gereksinimlerini gidermekle sınırlıydı ve istediği kendine verildiği  ya da söylendiğinde iletişim hemen kesiliyordu.

Kanner’in söz ettiği çocukların bir bölümü konuşma engelliydi. Ancak Kanner, konuşabilen çocukların da  gerçekte sözlü iletişime  girmedikleri, dili tekdüze bir biçimde kullandıklarını saptadı.  Örneğin beş yaşındaki Paul, yalnızca söylenenleri tekrarlıyordu.  “Şeker istiyorum” yerine  “Şeker istiyorsun”  diyordu.  Oyuncak bir köpekle ilgili olarak annesinin çok önceleri  söylemiş olduğu “Köpeği balkondan atma!” sözünü hemen her gün tekrar ediyordu.

Kanner, ilk karşılaşmalarından tam 20 yıl sonra gruptaki çocukları yeniden inceledi. Bazıları toplumsal yaşama diğerlerinden daha iyi uyum sağlayabilmişlerse de  iletişim kurma  ve başkalarıyla  ilişkiye  girme güçlükleriyle ayrıntıya ve tek bir amaca yönelik oluşları sürmekteydi.  Otistiklerin en karakteristik özellikleri tek başınalık, tekdüzelikte ısrar ve ayrıntılara dikkat  ederek rutin davranışlarda bulunmaktır. Bazı otistikler, son derece karmaşık şeyler yapabilirler, ancak başkalarının kendi yaptıkları iş hakkında ne düşündüğü  önem  taşımamaktadır. Tüm bu sayılanlar, otistiklerin karakteristik davranış özellikleridir. Bunlardan bir bölümü  aşağıda gösterilmektedir.

  • İlgisiz kalırlar.
  • Bir yetişkinin eli yardımıyla gereksinimlerini anlatır.
  • Sözleri papağan gibi tekrarlar.
  • Ancak bir yetişkin ısrar veya eşlik ettiğinde oyuna katılır.
  • Diğer çocuklarla birlikte oynamaz.
  • Uygunsuz şekilde güler, kıkırdar.
  • Gözle iletişime girmez.
  • Oyun oynuyormuş gibi yapmaz.
  • Aynılığı tercih eder.
  • İlişkilerde tek taraflıdır.
  • Sürekli olarak aynı konudan söz eder.
  • Anlamsız, saçma davranışlar gösterir.
  • Objeleri eline almak ve onları döndürmekten hoşlanır.
  • Toplumsal yönü olmayan bazı işlerde çok başarılıdır.

 

Öncü  araştırmacıların yapmış oldukları çalışmalar ortaya çıkınca, büyük kliniklerin hepsinde  otistik  çocuklara  tanı  konmaya   başlandı.   Sosyalizasyon   bozukluğu dışında bu çocuklarda ileri derecede entellektüel bozukluklar da olduğu saptandı.  Mozaik şekilleri  küplerle kopye etme gibi bazı testlerde bir  bölümü görece başarılı  olmakla birlikte, yalnızca sağduyuyla  yanıtlanabilecek  test sorularında  en zekilerinin bile başarısız olduğu gözlendi. Otizm oldukça seyrek görülür. Kanner’in ayrıntılı kriterlerine göre otizme 10,000 doğumdan birinde rastlanmaktadır. Günümüzde olduğu gibi daha geniş kriterlere göre tanıya gidildiğinde bu oran çok daha yüksek bulunmakta; 1/1000 ya da  2/1000 gibi  Down sendromuyla aynı düzeye ulaşabilmektedir. Erkek çocuklarda bu oran kız  çocukların 2-4 katı kadardır.

Uzun yıllar boyunca otizmin yalnızca psikolojik bir bozukluk olduğu, organik bir temele dayanmadığı düşünülmüştür. Başlangıçta, belirgin bir  nörolojik sorunla karşılaşılmamıştır.  Otistik çocukların hepsinin entellektüel  kapasitesi düşük  değildi ve  genellikle  fiziksel olarak normal  görülmekteydiler. Bu nedenlerle,  yıllarca psikojenik  teoriler üzerinde duruldu. Bu teoriler çocuğun, kendisini aşırı derecede etkileyen kötü  deneyimler sonucunda otistik  olduğuna dayanmaktaydı. Anneyle yakın bir  bağ kuramama veya şiddetle reddedilmenin çocuğu dış dünyanın hiçbir şekilde içine giremediği, tamamen hayallere dayalı bir iç dünyaya kapanmaya ittiği iddia edilmekteydi. Ancak ampirik veriler bu teorileri  desteklememekteydi. Desteklenmesi de beklenemezdi,  çünkü şiddetle reddedilmiş  ya da  anne-baba  sevgisinden mahrum kalmış pek çok çocukta otizm  görülmemekteydi. Ne yazık ki  hala bu görüşlere  dayanan  tedavi yöntemleriyle ailelerde suçluluk duygusu yaratmakta, anne-babaların diğer insanlarla olan ilişkilerinin bozulmasına neden olunmaktadır. Bunun aksine, uygun biçimde  düzenlenmiş davranış modifikasyon programlarıyla  ailelere,  otistiklerin ve özellikle de  ciddi davranış  sorunları olan çocukların tedavisinde kolaylık sağlanabilmektedir. Ancak bu programların uygulanmasıyla söz konusu çocuklarda normal bir gelişim sağlanabilmesi mümkün olmamaktadır.

Otizmin açıklanmasında psikojenik teorilerin başarısızlığa uğraması,  araştırmacıları biyolojik bir  neden aramaya yöneltti. Yapılan çalışmalar, olayın beynin yapısındaki hatalı bir oluşumdan kaynaklandığını göstermekteyse de bu bozukluk henüz tam olarak  aydınlığa kavuşturulamamıştır. Söz konusu bozukluğun  otistiklerin düşünce yapısını etkilediği,  kendi düşüncelerini  değerlendirebilmelerini ve başkalarının düşüncelerini algılayabilmelerini önlediği sanılmaktadır.

Otizmin diğer birçok  klinik ve  tıbbi olayla da  ilişkili  olması mümkün görünmektedir. Bunlar  arasında  annenin  rubella enfeksiyonu ve kromozom anomalisi, erken dönemdeki beyin travmaları ve bebeklik  döneminde geçirilen konvülsiyonlar sayılabilir. Bu  konuda  belki de en ilginç bulgu,  otizmin genetik  bir temele dayandığı gösteren verilerdir. Tek yumurta ikizlerinin her  ikisinin de  otistik olma  olasılığı, çift yumurta ikizlerine oranla daha yüksektir. Bir otistiğin bulunduğu ailede ikinci  bir otistik bebeğin  dünyaya gelme şansı  normal popülasyona kıyasla 50-100 kat yüksektir.

Anatomik çalışmalar ve beyin görüntüleme  yöntemleri, otistiklerin beyinlerindeki yapısal anomalileri ortaya koymuştur. Gerek epidemiyolojik,  gerekse nöropsikolojik çalışmalar otizmin,  kendisi de fizyolojik bir anomaliye bağlı olan mental retardasyonla büyük ölçüde ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu durum, otizmin  genellikle beynin geniş bir bölümünü kapsayan hasarın parçası olan bir tür beyin anomalisi olduğu görüşüyle de bağdaşmaktadır. Eğer anomali  çok yaygınsa, mental retardasyon da daha ileri düzeyde olacak, beynin kritik  bölgelerinin de haraplanmış olma  olasılığı artacaktır. Tersine, beynin  yalnızca kritik bir bölümünün hasarı da söz  konusu olabilir. Bu durumda  otizme mental retardasyon eşlik etmez.

Nöropsikolojik  testler, sınırları  az da  olsa belirli  bir beyin anomalisinin varlığını  kanıtlamaktadır.  Başka bir  anomalisi  olmayan otistiklerin  planlama, insiyatif ve spontan olarak yeni fikirler yaratılmasına yönelik testlerde son derece yetersiz oldukları gözlenmiştir. Aynı eksikliğe  frontal lob lezyonu olan hastalarda da rastlanmaktadır. Bu nedenle, beyindeki yapısal kusur nerede  olursa olsun, frontal lobun bu durumdan etkilendiğini  söyleyebiliriz.

Hemen bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir